Hayko'nun Peşinde Bir Gıdım Kudurmacalar - Euregio Meuse-Rhine Rehberi #1

Maastricht
Selaminkoooo, naber okurum naber? Keyifli mi duruyorum? Nereden bildin ama sor neden bi ya. Yav sen bir sor. Heh konser falan ya benimki nolsun, Dursun Ali Erzincanlı mı? Yok be durmasın heheheh (komik deil). Dur anlatayım işte ben de onun için geldim. Başlıktan da anlayabileceğin üzere doluuu dolu birkaç günlük gezisel aktivitem oldu, yutub kanalına video yapmadım ama kıymetini bil, blogun ve okurcanların yeri ayrı. Valla lan :D Ama öncesinde arka planda bir Hayko Cepkin şarkısı aç bakim, sonrasında da herrrrr zamanki gibi. LOS GEHTSSSSS!!

Öncelikle efendim aylar öncesinden Hayko konseri geleceğini duydum, ki zamanında pandemi öncesinde Stuttgart konseri için bilet almıştık ama pandemi nedeniyle gitmek nasip olmamıştı ama şimdi “NASİP” oldu, çünkü kıymetli Nasip beycim ile doya doya Ren Nehri isimli gezimizle birlikte konseri de yapmış olduk. Ki kendisiyle Karsu konserimiz de mevcut, ara bul blogda napim :D Ama uzatmadan şöyle dim, VIP bilet alacak paramız hala yok, 1. Kategoriden aldık lan biletleri, valla… Biletleri aldık falan ama tek konser bazlı [asitli?] bir etkinlik olmaması için Belçika-Almanya ve Hollanda barındıran bir turumsu gezimsi aktivitemsi dolaşma ayarladık. Evvela ama görevimiz vardı, mission possible, Nasip bey özel uçağıyla Frankfurt’a geliyordu ve onu havalimanından alma görevi bana aitti. Çünkü Nasip gibi özel şöförüm yoktu…………. Havalimanına doğru yağmur altında, usulca fıtı fıtı arabayla gidip, halılar çiçekler falan ayarlayıp kapının önünde az biraz bekledikten sonra kendisi çıktı ama nereden? Yoyoyoyo yolu çıkışı sandın demi? Ben de öyle sandım ama kendisi tuvaletten çıktı…… (belli yaştan sonra erkeklerin bazı problemleri konulu sempozyuma davetlisiniz)

Kırmızı halıları falan havalimanında hayrına bırakıp ilk hedefimize doğru yola çıktık: SPA. (vayyyy be masaj salonuna götürüyor adamı vay beeeeeeee) [yok lan o spa bu spa değil.] (eşek yavrularının olduğu bir hayvan barınağına mı gittiniz lan?) [Dur az dinle dur….] Bu Spa bildiğimiz Spa’lar değildi çünkü bu, meşhuuuur Circuit de Spa-Francorchamps pisti idi. Formula 1’de bilenler bilir en sevdiğim pisttir ve oyunda da en çok burada yarışırım, hava da atayım, ezbere pisti çizebilirim. O derece seviyorum (ulen Antep haritası çizemezsin pist çiziyorsun püüü)… O gün pistte Porsche GT serisi arabaların test sürüşü vardı ve bilin ne idi: ÜCRETSİZ. Böyle imkanlar karşısında fırsatları kaçırmayan bir ailenin mensubu olarak bastık gittik Spa köyü yakınlarına. [hadi yine iyisiniz, bir beleş bilgi vereyim, Spa masajındaki spa kelimesi de buradan geliyor, çünkü pistin olduğu kasabadaki -adı Spa- kaplıcalar sayesinde bu kelime dünyaya yayılmış.] Neyse efendim bisiklet konvoyunun arkasında vakit kaybederek ve ormanların arasında usul usul yollardan pisti arayarak, navigasyonun azizliğine uğrayıp kaybolarak falan bulduk pisti. Girişe doğru gittik bir baktık TRİBÜNLER BOŞ. Normalde 600 Euro falan olan o tribünlerin önünden Formula 1 kadar olmasa da yine baya baya hızlı yarış arabaları geçiyordu ve uçak sesi bizi mest ediyordu ve bu BEDAVAYDI. Bir saat kadar süren bu terapi sonrasında (erkekler nasıl uzun yaşar konulu sempozyum) feci rahatlamış bir şekilde pisti terk ettik. Video falan da koyuyorum alta, şeyaparsın.

Oradan çıkıp naptık? En yakınlardaki en büyük şehir olan Liege’e gittik. Peki Liege’de ne var? Bilmiyordum, sadece Ch*tGpt denilen dolandırıcı programa kanarak o tarafa gittik ama şehir nasıl, şöyle ifade edeyim. 3 Idiots filmini izledin mi? İzlemediysen onda bir sahne var. Raju isimli sınıf arkadaşının ailesini anlatan bir film, tüm hayat bir anda siyah beyaz film atmosferine dönüp yaşam enerjisi emen bir karadelik anlatılıyor, heh işte o aile bir şehir olsa Liege olurdu. Ben binaları bu kadar gri [komple gri], kasvetli, insanları bu kadar depresif başka bir şehir görmedim. 

Öyle böyle değil ama ya abartmıyorum. Bari bişiler yiyip devam edelim rotamıza dedik, bir Lübnan restoranına girdik, hayvani derecede pahalı menüyü gördükten sonra efendi gibi çıktık dışarı bişi sipariş etmeden (hala fakirsiniz lan, ne kadar pahalı olabilir ki yani? Karışık ızgara 55 Euro mu……………………………………… E diğer şehir nasıl anlat yav :D) Liege şehrine girince “BU ŞEHİR ÇOK STANDART” esprisi yapıyordum, çıkarken ise standardın altında kaldı esprisine çevirdim, yine gülünmedi…


Biz de dedik ki dur bir Belçiqua patatesi alalım, kızartmamızı yiye yiye diğer şehre gidelim falan filan işte, aldık, soslara bana bana (sana sana) kızartmayı gömüp (diyette değil miydin sen lan?) [hişşş……] sonraki lokasyonumuz olan Maastricht’e gittik. Liege sonrası gelen etkiden midir, yoksa Maastricht harbiden mi çok güzel bilmiyorum ama gerçekten burayı çok çok sevdik be. Hem halkı çok cana yakın (kardeşim bir Hollandalı ne kadar sıcak kanlı olabilir??), hem şehrin atmosferi daha albenili (çikolata reklamı??), hem de binalar falan daha güzeldi ya. Şehri böyle hızlıca turlayıp, içine konulacak değil konulmayacak malzemeleri seçtiğin vegan garson kızların olduğu mekânda burritolarımızı gömüp (DİYET KOLA BERABERİNDE) otoparka dönüp otele doğru yollanalım dedik. Ne oldu? Cidden ne olabilir mesela? Beynim 12 IQ falan seviyesine düştüğü o dakikalarda, otopark girişinde fişimizi makinaya okutup paramızı ödedik, arabamıza gittik, oturduk, çıkış kapısına geldik ama ne eksik? MAKİNANIN GERİ VERDİĞİ FİŞ YOK. Yok, ama harbi yok. Cüzdanlar, telefonlar, cepler, arabanın altı üstü, buji uçlarına kadar kontrol ettik ama yok. Koştur koştur makinanın oraya gittim, çünkü telaş sebebimiz belli: kart kaybolursa ne halt yiyeceğiz bilmiyoruz, kartı geç bulursak tekrar ödememiz lazım mı bilmiyoruz, otele yetişme telaşesi ayrı zaten ona hiç girmiyorum. Koca otoparkı, geldiğimiz yolları aradım [Nasip de arabada aramalara devam tabi], makinanın başında Hollandalılara A4 seviye İngilizcem ile durumu anlattım, görevli falan yok mu dedim, kimseleri bulamadım, arabaya ne yapacağız düşüncesi ile dönerken Nasip’i gördüm selektör yaparken. Eliyle Refah Partisi sembolü yapıyordu. Noldu lan Refah Partisi iktidar mı oldu diye düşünürken şunu söyledi “KARTI BULDUM.” Peki nerede? Arabadaki çöpte…. PEKİ BUNU ÇÖPE ATAN KİM?...... 12 IQ dedim inanmadınız……

Bu mini kalp krizli atraksiyon akabinde bastık Maastricht yakınındaki havalimanı oteline. Neden? Çünkü geceliği 250 € olan otellerden farklı olarak bunun ücretini karşılayabiliyorduk. Ama handikap neydi? Uçaklar, uçaklarımız. Ek 10 Euro karşılığında havalimanı pist manzaralı oda teklifini reddederek odamıza geçtik, musluk suyu adeta bir premium su kalitesi, yatakları Kiwi kuşlarının tüylerinden (neden kivi) falan gibi rahat odada piremsesler gibi uyuduk mu? Hayır çünkü camın hava izolasyonu kötüydü ve kaç yıldızlı otelde baya baya sırtım tutuldu lan gece. Neyse efenim, esas alengirli kısım bir gün sonraydı ve bir sonraki gün için hazırdık. HAYKO CEPKİN KONSERİ ve konseri öncesi sonrası atraksiyonlu, afili mekanlar içeren rotamız. Evet ama şimdi iki yazıyı birleştirirsem küfür yerim uzunluğundan ötürü. O yüzden napıyoruz? Olaysız dağılıyoruz, yazının devamında ben yine buradayım. Valla lan… Aaa inanmadı. Hadi ciao kakao okurcum azcık itimadın olsun ya :D



Yorumlar